SERÜVENCİ - 3. BÖLÜM
11/1/2009“Ne işim var benim buralarda” dedi kendi kendine. “Ben ki, asilliği doğuştan tescillenmiş ben, burada bu soysuz avam arasında ne arıyorum ki. Bu görevi verecekleri başka biri yok muydu sanki? Beni buraya göndermelerinin bir nedeni olmalı. Evet evet. Böylesine bir görevi benden başka biri yapamazdı. Düşman iki ulusun birlikte çalışmasını sağlayabilecek tek yürekli ve becerikli insan ben olabilirdim ve o yüzden beni gönderdiler. Ama hiç değilse yolları temizletselerdi ya beni buralara göndermeden önce. Hiç değilse üzerime giydiğim elbiselerim kirlenmezdi. Neyse canım, bu görev için birkaç travelik giysiler kirlenebilir. Nasılsa daha çok var yanımda”. Dedi ve ardına baktı. Arkasında kendine eşlik eden askerlerden daha çok at kullanan hizmetçileri ve kıyafetleri vakar içinde onu takip ediyorlardı.
“Merhabalar yüce kral. Sizi selamlıyorum ve bunu büyük bir onur ve mutluluk için de yapıyorum” dedi Argem selamlaması biraz uzun ve yerlere eğilene kadar devam etmişti. Kral en az onun kadar büyük bir ukalalıkla ayağa kalktı. Ve O’nun kadar abartılı bir biçimde selamladı onu. İçinden büyük bir zevk duyuyordu kral Trzin. Yıllardır büyük bir kıtlıkla boğuşan ülkesine düşman kralın oğlu Argem’in, hem de ayaklarına kapanır bir biçimde gelmesi zevkten çılgına çevirmişti onu. “Ben de seni aynı duygularla selamlıyorum yüce, onurlu Prens Argem”. Yüzündeki küstah gülücük yere eğildikçe artıyordu. Ve belki hiç gerek yokken eğilmesi gülücüğünü gizlemek içindi.
Aslında Argem’in yüzünde de öylesine bir gülücük peydahlanmıştı. O da sadece bir şeyler istemek ve O’nu ikna etmek için bu güçsüz krala gelmiş olduğunu biliyordu. İsteyeceği ise sadece kandı. Onlarla birlikte savaşacak askerler istemeye gelmişti. Yani sadece insan kanı istemek. Bu kralda başka ne olabilirdi, bundan başka ne istenebilirdi ki?
“Size yüce kral, babam Aradia’nın barış ve sevgi dolu mesajlarını getirdim. Size duyduğu muhabbeti en güzel sözcüklerle anlatmamı istedi”. Tam yani bir cümleye başlayacakken kral lafını kesti. “Lafınızı balla kesiyorum ama yorgun olmalısınız. Önce bir güzel dinlenin. Nasılsa çok zamanımız olacak sizi misafir etmek ve söyleyeceklerinizi dinlemek için. Lütfen, size yalvarıyorum gidip dinlenin. Yoksa kendimi sizi yoran bul yollar gibi lanetleyeceğim. Ve yolları da kendimi de affetmeyeceğim. Lütfen istirahat buyurun sevgili konuğum lütfen”.
“Nasıl istirahat ettirecekmiş beni yokluk ve sefalet içinde anlamadım. Ben evime gitmek ve buradan kurtulup nedimelerimin içinde dinlenmek istiyorum”. “Efendim ne dediniz?” dedi yanındaki muhafız. “Hiç, hiçbir şey. Yüksek sesle düşündüm sadece”. Nedimeleri kıkırdamaya başladılar. Biliyorlardı onun zaman zaman yüksek sesle düşünme alışkanlığının olduğunu. İşte yine en olmaz zamanda tekrar etmişti. Sertçe döndü onlara ve susmalarını işaret etti. Onlarda saygı içinde başlarını eğildiler ama gülümsemeleri hala o arsız ve güzel dudakları üzerindeydi.
Krala aynı biçimde selam vererek ayrıldı yanından. Kafasında hep nasıl bir yerde dinlendirecekmiş acaba bizi bu kral bozuntusu diye düşünüyordu. Yürüdüler. Sarayın büyük kapısı eski görkemini kaybetmemişti hala. Bu adamın askerleri de bu yokluk ve sefalet içinde harap ve bitap düşmüşlerdir. Ama babam mutlaka bir şeyler düşünmüştür beni alelacele buraya yolladığına göre. Sevgili babacığım iyice ölçüp biçmeden hiçbir adım atmaz. Arestiya enzo krami. Çok yaşa sevgili kralım dedi …….. dilinde. Bütü nedimeleri bunu duydukları için durup aynı şeyi takrar ettiler. Onlara eşlik eden muhafızlar durup onları izlediler bir an. Ve misafirler yürümeye devam edinceye kadar onarlı beklediler. Ne kadar kültürsüzler bunlar yahu diye geçti argem’in içinden. Bunlar eminim …… Dilini de bilmiyorlardır. Ahmaklar ordusu. Evet, işte bu ahmaklar ordusu. Bu kralaın ordusuna en güzel isim buydu.
Sonunda, geçtikleri karanlık ve nemli yol bittiğinde devasa bir kapı çıktı önlerine. Öylesine büyüktü ki yeni bir sarayın dış kapısına geldiklerini düşündüler ister istemez. Önlerinde giden muhafızların en rütbelisi “Durmanız için size yalvarıyorum” dedi. Hepsi merak içinde durdular. “Sizden bir şey rica etmem gerekiyor. Burada gördüklerinizi bizim ülkemizde kimse ile paylaşmamanızı sizden istemek zorundayım”. Sen beni bir müzevir mi sanıyorsun? Bunu hesabını sana mutlaka soracağım”. Bunları söylerken elini kaldırdı vurmak için ama nedimelerinden biri yanlışlıkla ona çarpınca durdu. Ne olduğunu anlamak için geri döndü. Kafası karışmıştı. “Tamam, tamam” kabul ediyorum dedi merak içinde. Dizleri üzerine çökmüş olan muhafız lideri ayağa kalktı ve yardımcıları ile birlikte kapıyı açtı. Ha bu arada nedime yanlışlıkla mı yoksa Argem bir pot kırmasın diye bilerek mi çarpmıştı bunu hiç öğrenemeyeceğiz.
Durdu Argem. Durdu nedimeleri. Durdu refakatçileri. Hepsinin kafasından aynı sorular aynı sırayla geçmeye başladı. Sanki aynı düşünceler sırayla beyinleri içinde bir ona bir ona geçip gidiyorlardı. Bu ne kadar güzel, büyük ve şaşalı bir bahçe idi.
İçinde dünyanın dört yanından gelmiş güzeller güzeli kızlar, daha önce görmedikleri, hatta hayal bile etmedikleri ve belki adını bile bilmedikleri onlarca yaratık, onlarca farklı şeylerin aktığı çeşme, yemyeşil ve çiçeklerle bezenmiş bir yer ve daha onlarca ilginç şey.
Kaldılar öyle çarpılmış bir biçimde. Bu da neydi? Burası çöl içindeki yapay bir vaha olmalıydı. Ama dışarıdaki sefalete rağmen buradaki şaşaa kabul edilir bir şey miydi?
Onlar bunları düşünedursun, Kral Trezin içine düştükleri şaşkınlıkları düşünerek eğleniyor ve zekâsıyla övünüyordu. “Gördüler işte, benim her şeye rağmen ne kadar güçlü olduğumu gördüler. Haremimi görseler acaba ne düşünürlerdi?” Dedi ve deliler gibi gülmeye başladı. Çevresindekiler bir an şaşıracak gibi oldular ama onların bir kralın akılından geçenleri akıl etmeleri mümkün değildi ki. O bir kraldı onlar ise sadece ve sadece birer köle.
“Bu kadar güzelliği bir arada hiç görmemiştim”diye düşünüyordu herkes. Ama bir tek Argem “ bu şaşkınlığımı krala hissettirmemeliyim” diye düşünüyordu. “kendini bir şey sanmasını istemiyorum. En nihayet o babamdan ve gelecekte kral olacak benden çok daha güçsüz ve sıralamada aşağıda ve düşük bir kral. Hadi girelim artık. Siz de sanki hiç böyle bir şey görmemiş gibi davranmayın. Bizim ülkemizin nerdeyse her yanı böylesine güzel değilmiş gibi kalakaldınız. Şaşırtıyorsunuz beni. Hıh. Üstelik bunların hepsi yapay. Hadi, hadi girelim artık.” Kızlar kıkırdadılar. Anlamışlardı Argem’in niyetini ve bunca açık etmesi onlara komik gelmişti.
Gördüğü her şeye hiç açık vermeden dokunmaya çalışıyordu Argem doğal mı yoksa yapay mı olduğunu anlamak için. Ama şimdiye kadar hiçbir şey çözememişti. Onları getiren muhafızın konuşmasıyla irkildi. “ efendim istediğiniz gibi davranabilirisiniz. Buradaki her şey sizinmiş gibi düşünün ve rahatınıza bakın. Benim daha fazla burada kalmam yasak. İzninizle. Bayan Senea, misafirlerimizi size emanet ediyorum. Prens Argem ve diğer misafirlerimiz görebileceğiniz en özel konuklarımızdır. Kralımız için lütfen onlara en üst düzeyde ilgi gösteriniz.” Bu resmi tanıştırmadan sonra bir asker gibi -ki o bir asker zaten- arkasını dönmeden çekilerek dışarı çıktı.
Muhafız bahçedeki son konuşmasını yaparken kimse onu dinlememiş sadece Bayan Senea’nın güzelliği karşısında donakalmıştı. Kimsenin bu büyülü anı bitirmeye niyeti yoktu. “ Artık bu inanılmaz, kabul edilemez “ diyordu Argem kıskançlığını gizleyemeyerek. Dizlerinin üzerine çöktü bütün inceliğiyle. “ Sizinle tanıştığım için tanrılara kaç kurban adasam boşunadır. Onlara minnettarım sizin güzelliğinizi görmek lutfuna erişmemi sağladıkları için.” Serea O’nu tutup kaldırdı. “ Aman efendim ne yapıyorsunuz. Ben sizin karşınızda eğilmeliyim. Ben sadece sizi mutlu etmekle görevli bir köleyim.” Dedi ve koluna girdiği Argem’i çok güzel çiçeklerin bulunduğu bir bölgeye doğru götürmeye başladı. Bu arada nedimeler yalnız kaldıklarını görünce yavaş yavaş yere düşmeye ve etrafın keyfini çıkarmaya başladılar.
Senea, yanındaki diğer güzeller güzeli kadına bir göz kırpması ile talimatlarını verdi. Bu bakış O’nun güzel olduğu kadar sert bir yapısının olduğunun da bir göstergesi gibi gelmişti onu izleyen nedimelere.
“Buyurun efendim. Burası size layık değil ama benimle oturmanız için size yalvardığım yer”. Çimenlerin üzerindeki minderlere yan yana çöktüler. Argem Senea’yı izleyebileceği şekilde oturmayı yeğledi. Hiçbir şey düşünmüyor sadece O’nu izliyordu. Bir sürü güzel kadın çevresinde ona hizmet etmek için yarışıyor ama o büyülenmiş gibi bu bembeyaz tenli, sapsarı uzun saçlı incecik ve bir kuğu gibi alımlı kadına bakıyor, adeta gözlerini ondan çekemiyor eğer bir an başka bir yere bakarsa bütün tılsımın bozulacağını zannediyordu.
Senea diğer kadınlardan birinin doldurduğu soğuk şerbeti kendi elleriyle içirdi prense. Sonra diğer nedimeler ona masaj yaparken kokulu yağlarla, Senea travni çalmaya başladı. Olamazdı bu güzel ses bu kadın sanki sadece mükemmellik abidesi olsun diye yaratılmıştı. Yoksa bu o ırktan mıydı? Ama onları esir almak ya da böylesi bir konumda çalıştırmak mümkün değildi ki. Aslında onların sadece bir efsane olduğunu düşünüyordu ama Senea’yı ancak böyle açıklayabilirdi. Yoksa dünyada böylesine mükemmel başka ırk var mıydı ki?