SERÜVENCİ - 2. BÖLÜM
23/5/2008Toz toprak içindeki yolda yürürken “ne kadar da bakımsız” diye düşündü. İnsanların sefaletleri yüzlerinden okunuyordu. Acıdı onların haline. Sonra kendi haline baktı. Gülümsedi. “ Sen asıl kendi haline acı” dedi gülümseyerek. Sonra günlerdir bir lokma ekmek bile geçmediğini düşündü boğazından. İnsanların sıcak olmasa bile bir yuvaları, kavga etseler bile bir aileleri var diye geçti içinden. Onlar adına sevinmeli mi yoksa onları boş verip kendi haline mi acımalıydı? Karar veremedi. Aslında yapması gereken karar verebilmek için enerjiyi toplamaktı, bunu yapabilmek içinse birkaç lokma yemeliydi. Bu insanları tanımıyordu ki. O yaşlı kadın, o an bu yöne gitmesi gerektiğini söylemiş, o da hiç gerek yokken onu dinleyip bu yöne doğru hareket etmişti. Aslında bir gereklilik vardı, o da yaşlı olmasına rağmen büyük bir kararlılıkla bakan yaşlı kandının gözleri idi. Onların içinde kaybolmuş, sonra döndüğünde ise onların karşısında bir mum gibi erimişti. Onu günlerdir aç biilaç buralara getirende o gözlerden aldığı büyük enerji imiş gibi hissediyordu. Nerden çıkmıştı o uzayıp giden bozkırda karşısına. Bir büyücü gibi yerin dibinden bir anda çıkmış olamazdı. Hadi canım sende açlık bunları düşündürüyor sana, iyice saçmalamaya başladın. Dur bir dakika gerçekten bir anda nasıl karşısına çıkmıştı. “ açsın değil mi?” demişti ilk karşılaştıkları an. Sonra otur deyip oturtmuştu onu. Aslında o kadınla karşılaşmasa, çoktan bozkırda ölüp gitmişti beklide. Şimdi leş kargalarından arda kalan kemikleri selamlıyordu belki de her yeni güne doğan güneşi.
Oysa neler hayal etmişti çocukken dünyası üstüne. Büyük Beyazlıkla savaşacak, onun tüm savaşçılarını yenecek, Büyük Karanlıkla karşılaşacak sonra ve ona karşı da galip gelecekti. Ve tabii işin en güzel yanı bir prensesle evlenecek ve kral olacaktı en sonunda. Hatta bazen belki ben de bir kralımdır diyordu kendi kendine. Belki ben de kralımdır ve kıskanç ağabeyim beni öldürmesi için bir avcıya vermiş ve avcı da beni öldürememiştir. Neden olmasın? Durdu. Kendine, çevresine baktı, geçmişini düşündü. Sonra acı acı gülümsedi. Beklide ben bir masal kahramanıyımdır diyerek dalga geçti kendiyle.
Tarisia'nın kalesi. Beklide o yaşlı kadın o kaleden gelmişti. Ama olamazdı o kale ne kadar korkunçsa o kadının kırışıklıklardan arda kalan bölgelerden gördüğü kadarıyla hem kararlı hem de bir anne kadar şefkatli gözleri daha doğrusu bakışları vardı.
Ben olsaydım o kaleyi almak için kuşaklar boyu o kadar uğraşmaz o kadar kan dökmezdim. Bu dünyada yaşayan ırkların ne kadar doymaz mideleri var. Rahat bir yatak ve biraz yiyecek ve güzel bir aile yeterde artardı bile ona. Ama bilmiyordu, hiçbir şeye sahip olmadığı için bilmiyordu. Sahip olmak doymaz bir iştahı da yanında getiriyordu.
Ne zaman birleşecekler acaba diyordu hummalı bir şekilde. Ne zaman birleşecekler. Keşke gücüm olsa da ben birleştirebilsem bu halkların hepsini. Tek yumruk olmuşlar ve beni izliyorlar. Atın üstünde ben Büyük Beyazlığa ve Büyük Karanlığa karşı savaşan ben.
Birden kafasına vuran bir topla dağıldı bütün fikirleri. “özür dilerim” dedi Argem. “Yanlışlıkla oldu. Bağışlayın”. Bağışlayın derken bile o asil üstten bakan ukala tavrını bırakmamıştı evrenin en sakar insanı Argem. Yolcunun yüzüne bile bakmadan giysilerini ve onun bitmiş halini süzerek söyledi söyleyeceklerini. Sonra af dilediği için pişman olmuşçasına cevap beklemeden döndü arkasını ve topuyla oynaya oynaya uzaklaştı.
Kibir belkide tek başına korkulacak bir şey değildir dedi Argemin arkaından bakarken. Yaşlıkadın gülümsedi. Evet dedi daha sonra güçsüz ama deneyimli dudaklarından bir bilge kitabın harfleri gibi dökülen sesiyle. Evet, ama Argem’de ki bilgisizlikle birleşince belki de tehlikeli oluyordur. Sen yemene bak O böyle şeyleri hep yapar. Oysa babasını insanlar öyle çok severler ki; bu nasıl olmuşta öyle bir adamın çocuğu olarak dünyaya gelmiş anlamak güç. Geçmişin büyük kitapları dermiş ki, dedem anlatırdı ona da büyük babası anlatmış kuşaklar boyu krallar güçlü bilge ve düşünceli kişiler olmuşlar olacaklarmış. Oysa bu kral soyuna sanki bir yerlerden karışmış gelmiş gibi.
Şaşırdı dinleyen adam. Sanki yaşlı kadın anlatmıyor bu olayları yaşıyor yaşatıyor gibiydi. Sanki geçmişin büyük kitaplarını anlatmamışlar kendi yazmış gibi dökülüyordu dilinden bildikleri. Üstelik dinleyen adam sanki o zamanlara gidip gelmiş olayları yaşamış gibi hissetti kendini.
Sonra birden bire yeni uyanmış ve hiç tanımadığı biri başında duruyormuş gibi “ adınızı söylemediniz bana benim bir adım bile yok kendime serüvenci adını koydum. Neden bilmiyorum ama bir kahraman gibi hissettiriyor bana. Sonra halini düşünüp kahkahalarla gülmeye başladı. Yaşlı kadın da gülüyordu. Sonra bir anda bıçakla kesilmiş gibi sustular. Birbirlerine baktılar. Kadın gözleriyle ona merak etme adımı zamanı geldiğinde öğreneceksin. Sonra cebinden bir kalem ve bir parça kâğıt çıkardı ve bir kafesle güvercin. “ al bunları ihtiyacın olduğunda kullan sana mutlaka yardım edeceklerdir.” Ama ben kendimi doyuramıyorum bu güvercine nasıl yiyecek bir şeyler bulayım. Sonra çok uzaklardan gelen bir sesle irkildi. “merak etme genç adam o yiyeceğini kendi bulur. Sen kendi yolunu bulmaya bak!!!” Sesin nerden geldiğini anlamaya çalışırken yaşlı kadının orada olmadığını fark etti. Gerçekten korkmuştu. Elindekileri cebine sokup kafesi de aldıktan sonra uyuyacak bir yerler bulmalıyım diye düşünüp sefaletin içinden bir yerler aramaya koyuldu.
0 yorum yazılmıştır